Ağaç Ev; Her çocuk ağaç evi olsun hayalini kurar belli yaşlarda, özgürlük ihtiyacındandır. Yalnız kalma ve kimliğini arama çabaları belki.
Dilek Alp

Dilek ALP

Soluğu hep orada alırdım, ellerime batan kıymıkların izlerini hala taşırım avucumun içinde, ellerimle yapmıştım ne de olsa, işin doğrusu babama yardım etmiştim ağaç ev parçalarını taşırken. Nasıl da gurur duyuyordum yardım ederken. O an dünyanın en önemli ve ağır sorumluluğu üzerimdeydi. Ne kadar önemsemiştim kendimi. Hiç kimse tahmin etmezdi ki hayatımın en şatafatlı günleri onun içinde şekillenecek.

 

Sabah gözümü açar açmaz havanın soğukluğuna aldırmadan annemin diktiği uzun geceliğimle koşar güne ağaç evimde başlamayı severdim. Kimse de engellemezdi beni, bazı kurallar konulmuştu sadece. Kimse kaybolduğumu düşünmez aradıkları yerde bulurlardı. Ne olursa olsun sosyalleştiğim yer orasıydı. İnsana ihtiyaç duymazdım. Gelişmeleri anlattığım çekirge ailesi vardı ve tüm hareketlerini sessizce izlediğim karınca kabilesi de. Kelebekler hep etrafımdaydı ve topladığım çiçek tohumları. Kedi ve köpekleri hiç sormayın zaten sarmaş dolaştık. Ondandır yaz ve kış aylarında, evimizin kıyısında olduğu ormana inen ayılardan, kurtlardan ve atlardan asla korkmayışım. Bir kar fırtınasında evde yalnızken evimizin kapısına dayanmış bir ayı ile tüm geceyi geçirmiştim. O dışarıda, ben içeride birbirimizin kalp atışını dinledik. (Kars – Sarıkamış) Benim haricimde herkes delirmişti korkudan, ondan sonradır insanların benden çekinmeye başlaması !

Dileğin Ağaç Evi

Her çocuk ağaç evi olsun hayalini kurar belli yaşlarda, özgürlük ihtiyacındandır. Yalnız kalma ve kimliğini arama çabaları belki. Benim varlığımı gösterebilme yolumdu bu. Her yaptığımı kendime bir hayat felsefesi olarak katardım. “Dileğin Ağaç Evi” ibaresi o yaşlarda yer etmişti insanların zihnine. Evime misafirliğe gelebilmek onlar için onurdu hatta. Herkesi istemezdim evimde, şuanda da öyle. Kapı açık durur ama herkes giremezdi o kapıdan. Kendini ait hissetmeliydi, bana ve ruhuma saygılı olmalıydı. O zaman ancak mutlu olabilirdi benimle, benim evimde. Ciddi ciddi döşemiştim evimi kendimce. Benim için en değerli şeylerim orada oldu hep;

Deniz kabukları, Taşlar
Çekirge kavanozu, Topladığım kozalak ve ağaç dalları
Ölü kaplumbağa kabuğu, Küçük kitap rafı
Boya kalemleri, Boya defteri
Bez bebeğim, Topladığım çiçekler
Tahta kalem kutu, Küçük not defteri
Kumaş parçaları, Dikiş kutusu
Oyuncak pembe çay takım, Minik çiçekli kilim
Küçük mor minder, Kırmızı ekoseli battaniye

 

Kitaplarımı orada okurdum, mor kadife minderimin üzerinde. Eğer mevsim yazsa kilimin üzerine yatardım boylu boyunca. Annemin hazırladığı meyve suyunu içer kendi hazırladığım tereyağlı ekmeğimi yerdim büyük keyifle. Kahvaltı öncesinde fincanıma su doldurur, hangi çiçeği topladıysam içine atar, kendimce doğanın taze suyunu içerdim. Yasemin, kardelen, nergis, sümbül, papatya, o gün ne verdiyse doğa bana…

Kitaplarımı büyük bir sessizlikte ve derinlikte okurdum. Aklım orada, gözlerim burada değil. Tam da kelimelerin içinde, hikâyenin göbeğinde. Bazen ana kahraman, bazen kenarda köşede unutulmuş göze çarpmayan biri gibi. Ama muhakkak bir yerlerde olurdum o sayfalarda.

Her yaptığımı kendime bir hayat felsefesi olarak katardım.

Kendini ait hissetmeliydi, bana ve ruhuma saygılı olmalıydı.

Benim Kütüphanem

Robinson Crusoe – Daniel Defoe
Beyaz Diş – Jack London
Eskicinin Oğulları – Orhan Kemal
Beyaz Gemi – Cengiz Aytmatov
Don Kişot – Cervantes
Sefiller – Victor Hugo orada bitenlerden aklımda kalan…
Tam da bu ruhuma uygun yazıyı buldum sayfalarda dolanırken, Kitap Kokusu

 

Anladığım veya anlamadığım birçok konuyu düşünürdüm. Uzun uzun düşünürdüm. Öpüşme konusuna takmıştım kafayı mesela. Romanlarda uzun uzun öpüşmeleri anlatırken işin ruhunu histerik bir şekilde merak etmiştim. Komşumuzun oğlunu öptüğümü bilirim sırf deneysel bir amaçla. (Yaş 5) Kendimce felsefe yapar, teoriler ortaya sunardım. Her şeyi merak eder ama sormazdım. O dönem Ankara da yaşayan anneannem, çok konuşan insanların sıkıcı olduğundan ve kimsenin onlarla birlikte olma istemeyeceğinden bahsetmişti zamanında, çoğunluk konuşmazdım, düşünürdüm… Herkesle oyun oynamadığımı da biliyorum, çoğu konuşmayı aptalca bulurdum, zaman kaybettirici, şuan da olduğu gibi. Belime kadar inen dalgalı kızıl saçlarım ve çillerim dikkat çekerdi. Fazla kız çocuğu gibi durmama rağmen ruhum yabani, hatta vahşiydi. Bu hep hayal kırıklığı yaşatmıştır karşımdakine.

Beş Yaş Sendromu Dedikleri Bu;

Tüm korkularıma rağmen dişli ve naiftim. Sürekli bir meydan okuma halindeydim. Zor olanı isterdim, zor olanı seçerdim, zor olanı severdim. Kararımdan döndürmek neredeyse imkansızdı. O yaşımda bile çok gururluydum. Sırf bir ima yüzünden 3 gün yemek yemediğimi bilirim. Ve insanların saçmalıklarını kabullenmekte zorlandığım için 3 yaşıma kadar konuşmadığımı. Yanıma yaklaştırmazdım herkesi. Ama yolunu bulanlara çok sıcak ve samimiydim. Benim gözümden dünya ve insanlar hep farklıydı, endişelerim, dert edindiklerim, sorumluluk duyduklarım… Kendimce mutluluğu bulmuştum ve tuhaf bir yolla şifa olabiliyordum yaklaşanlara. Girdiğim her yere neşemin yanında rengârenk hayal dünyamı da götürüyordum. Birçok farklılığın cezasını hayatımda çok çektim. Okuyan, sorgulayan, sevebilen, düşünen, hayal kuran, mütemadiyen çalışan insanlar o zaman da çok sevilmez, toplumdan ayrı tutulurdu, çocuk dahi olsa, şimdi olduğu gibi… Ama bu yıllar beni şekillendiren mutlu olduğum yıllar olarak kendi tarihime geçti…

 

Sizlere merhaba yazımı biraz tarihin gerisinden almak istedim. Yeni yıla hazırlandığım Aralık ayının bu son günlerinde eskileri hatırlamak hep hoşuma gider ve güzel günlerim için minnettar olurum. Bir gün bu anıları hatırlayacağımı biliyordum sanırım. Biriktirebilene ne güzel…

 

O dönem en sevdiğim arkadaşım Hakan. (Saroz Körfezi)

Fotoğraf: O dönem en sevdiğim arkadaşım Hakan. (Saroz Körfezi)

Facebook Yorumları