Babam

Babam; Şımardığım Kralım; diye başlıyor söze Nalan Ağdaş. Babalar Günü vesilesi ile tüm babaları ve babalık yapan anneleri kutluyoruz.

Nalan AĞDAŞ

Tüm Yazıları

—–==0==—–

Benim babam;

Ortalama 30 yıl sonra ilkokul öğretmenimin telefonuna ulaştığımda hemen aradım. “Öğretmenim ben Nalan Ağdaş hatırladınız mı?” dediğimde “Oooo kızııım baban nasıl?” demez mi?

İşte benim babam buydu. Kızının bir babası olduğunu herkes bilirdi. Bir babam vardı benim, her daim yanımda. Şımardığım, şımartıldığım, kralım babam. Sonralarda, yıllar sonra öğrendim ki, sınıf arkadaşlarım beni babamdan dolayı kıskanırlarmış. Benim babam var şımarıklığını yaşattı o bana.

Her Türk ailesinin babası gibiydi aslında. Kolay kolay sarılıp öpmezdi. Erkek arkadaş falan da neymiş? En sevdiği arkadaşı, oğluyla evlenmemi istedi diye bir daha görüşmedi. Babamın kızı daha küçüktü. Annem evlendiğinde 17 (on yedi) yaşındaymış. Ama babamın kızı daha çok küçükmüş. Daha on dokuzundaymış…

Küçüktüm madem neden gittin ki? Benim bu dünyada sığınağım sendin…

Kırmızı balonum

Daha bugün gibi hatırlıyorum Ankara’da Gençlik Parkı’ndayız. Baloncu balonlarıyla duruyor önümüzde. Hiç unutmam kırmızı balon diye tutturmuştum. O anki gülüşünü hiç unutmam.  Çok tatlı bir gülüşü vardı. Öyle fazla kahkaha atmadan omuzları ve ağzı aynı anda hareketlenen tatlı bir gülüşü vardı. “Naloş gel” demiştir eminim. Çok küçüktüm çünkü. Sanırım 4 ya da 5 yaşındaydım. O kırmızı balonu aldığımda, babam daha parasını öderken ben gökyüzüne bırakmıştım balonumu. Nasıl muziptim o an. Düşündükçe içim aynı cingöz şımarıklığı yaşıyor.

Karnelerim muhteşemdi. Ama karne hediyelerimde öyleydi. Benden 11 (on bir) ay küçük kardeşim Hakan benim kadar güzel karneler getirmezdi. “Benim kızım” diye övünürdü hep. Nasıl şımarırdım. Nasıl hem de…

Canına okurdum Hakan’ın. Mesela benim yazımı öğretmenim çok beğenirdi. Ne havalıydım. Yazısını beğenmez dalga geçerdim. O zamanlar mektup yazardık akrabalarımıza. Hızlı ve kolay yazmayı öğrendiğimden itibaren (sanırım üçüncü sınıftan sonra olmalıydı ama) babam mektup işini bana bırakmıştı. Hakan’a hava ata ata yazardım mektuplarımı. En güzel nasıl yazacaksam öyle yazardım. Annemin oğluydu o.

Nalan ve Ailesi
  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest
  • Gmail
  • LinkedIn

 

Kardeşlik…

Hakan erken gitti. Melek gibiydi. Melek oldu. Daha 11 (on bir) yaşındaydı. Yıkılmıştım ona yaptıklarımdan dolayı. Kardeşimdi ama o benim. Ben kime hava atacaktım. Artık güzel yazmamın bir anlamı bile yoktu. Şişko dediğimde kızdıracağım kimse yoktu. Limonu yemeye bayılırdık. Bölerdik ikiye… Onun da tadı yok.

Babam, yalnızlığımı kabullenememişti hiç. İkiz değildik ama ikiz gibi büyümüştük. Beni hem Nalan, hem de Hakan yapmıştı sonraları. Oğlu gibiydim bazen. Bazen de kızı.

Yeni yetişme dönemlerim. Liseli yıllar. Pembe, dizlerde bir etek giydim. Dudağıma da parlatıcı bir şey sürdüm. Genç kız havalarına girme dönemlerim. Koştura koştura merdivenlerden iniyorum; aşağıda bekliyor babam. Yanına indiğimde baktı bana “sen kocaman kız olmuşsun. Git en iyisi bir pantolon giyin, bir de dudaklarını temizle”. Öyle güzel söylemişti ki, hiç kızmamıştım. Bunu annem yapsaydı deliye dönerdim. Zaten o kadar güzel söylemezdi annemde.

Yasemin en kıskandığım arkadaşımdı. Çünkü babama sarılıp öperdi. Babası Ahmet amcam dünya tatlısıydı. Kızlarını her zaman öperdi. Ben alışkın olmadığım için Ahmet Amca’yı öpemezdim. Hatta aklıma bile gelmemişti öpmek. Ama Yasemin babamı öptüğü için müthiş kıskanırdım. Hatta babama bunu haykırmıştım resmen. Alışveriş yapmak için para aldığımda sevincimden boynuna sarılıp öptüğümde “yağcı seni” dediğinde hırsımdan “Yasemin seni öpüyo ama” dediğimi biliyorum. O halim o kadar komikmiş ki, babam yine tatlı tatlı gülmüştü. Keşke daha çok öpseydim. Hiç bırakmasaydım seni babam. Öyle hafif kondururdu ki yanağıma öpücüğünü. Çok sıkı öptükleri zaman gelip yanaklarımızı silerdi. Öpmeye kıyamadığını düşünemedim.

—–==0==—–

Boğazım düğüm düğüm.

Babam Polis Memuru’ydu. Bu nedenle bazı günler gece nöbetleri olurdu. Evde olmayışı ne kadar acı verirdi. Merak ederdim. Korkardım, özlerdim. Bazı geceler soğuk olurdu. Üşürdü babam.

Şimdi üşüyor musun babam?

Muhtemelen; Ortaokulda, sanırım 2. sınıftayım. Doğum günüm yarın. Gece yarısı elinde bir ansiklopedi kutusu. Yatağımın başında beni uyandırıyor. Ne olduğunu anlamadım. “Naloş doğum günün kutlu olsun” dedi. Kırmızı ansiklopediler. Altın Bilgi Ansiklopedisi. Ne kadar çok severdim ansiklopedileri bilirdi. Bana kimse bu kadar güzel hediye vermedi baba.

Babalar gününe 3 hafta vardı. Ona yakışacağından kesinlikle emin olduğum muhteşem polo yaka çok kaliteli bir tişörtü hemen aldım. Mesela o en sevdiğimiz pazar kahvaltısında o sucuklarını hazırlayıp masaya getirdiğinde ben de hediyemi verebilirdim. O kadar da beklemeye gerek yoktu. Nasıl sabırsızlanmıştım bilmeden. Bayılmıştı hediyeme. çok beğenmişti. “Zevkli kızım” demişti. Ben yine şımarmıştım. Kralım yine şımartmıştı. Her giydiğinde bana gösterirdi. Bir ay sürmedi. Kaza geçirdiğinde de üzerindeydi. Beni bırakıp gitti. Küçüktüm oysa. Daha on dokuzumdaydım

 

—–==0==—–

Baba sözlükte ne anlama gelir bilmiyorum. Çünkü ben baba denildiğinde, her ihtiyacım olduğunda yanımda olan başımdaki kahramanım, şımardığım, nazlandığım, hep küçük kaldığım, gece üstümü örten, her yerde kol-kanat geren, adıyla, duruşuyla, insanlığıyla, şefkatiyle, sevgisiyle, merhametiyle, öfkesiyle gurur duyduğum insanı anlıyorum. O gittiğinden beri, kimse beni o kadar güçlü ve mutlu hissettirmedi. Şımaramadım…

Sözün sonu; Ne kadar sert durursa dursun, yaşıyorsa eğer sarılın boynuna babanızın. Kocaman yüreğinizle sarılın hem de, öpün doyasıya…

Kaybettiyseniz. İşte bu tarifsiz bir acı. Mekanları cennet olsun.

Baba sıfatını taşıyan babalar hiç unutulmaz…

Facebook Yorumları