Figen DEMİRTAŞ

Fayton Durağı

   Facebooktaki sayfalardan birinde bu resme rastladım ve hiç tanımadığım dedemin yaşadığı yıllara aktı gitti hayallerim.

   Babaannem ve dedem filmlerdeki öyküler gibi zengin kız fakir oğlan aşkıyla evlenmişler. Babaannem özel faytonu, kafasında şapkası, sarı saçları dalgalanarak Köstence’den Bükreş’e terziye giden bir zengin kızı, dedemse köyün imamının fakir oğlu. Babaannemden dinlerdik hep onun bağa giderken dedemi görünce neden gittiğini unutma hikayelerini ve henüz 17 yaşındayken yağmurlu bir günde dedeme kaçışını, kaçarken tek ayakkabısının çamura saplanış hikayelerini. Hiç düşünmeden uzaktan sallanan ele kanıp nasıl kaçtığını ve sonra Türkiye’ye uzanan hikayelerini gözleri aynı parıltıyla anlatırdı rahmetli. Büyük bir üzüm bağından kerpiç bir eve uzanan bu yokluk hikayesinde 38 yaşındayken dul kalmış ve beş çocukla çektiği çileleri bile unuturdu geniş omuzlu, yeşil gözlü dedemi anlatırken babaannem. Dünya güzeli gencecik bir kadın beş çocukla yapayalnız kim bilir neler yaşamıştı onca yıl, hiç bilemeyeceğiz bir kısmına şahit olsak bile.

   Dedemi hiç tanımadık, zira babam 11 yaşındaymış vefat ettiğinde. Çok sert bir adam olduğunu biliyorum anlatımlardan. Babaannem faytonun tekerleğinin tıngırtısını duyduğunda yemeği dedemin sevdiği ideal ısıda hazırlar ve sofrayı hazır edermiş. Ki babaannem dedeme kaçtığında kahve yapmayı bile bilmezmiş, çok dayak yemiş kayınvalidesinden ve üç bekar görümcesinden. Kim bilir belki yaşadıkları yüzünden O da biraz despottu ama içinde hep o 17 yaşın heyecanı, tezcanlılığı olduğu bakışlarından belliydi.

Gelelim fotoğrafın bana anımsattıklarına.

   Dedem de Romanya’dan göçmen geldiğinde 1940-1958 yılları arasında faytonculuk yapmış. Bu meslek o kadar işlemiş ki genlerine, sonrasında babam yaklaşık 30 yıl taksi şoförlüğü yapmıştı. Eski garajlar mevkiinde ve Yenicuma Camii’nin önünde dururmuş faytonlar. Biri beyaz diğeri kahve iki tane atı varmış dedemin, babam onları çocuklarından bile çok sevdiğini anlatırdı. Dedim ya genlerine bile işlemiş bu meslek. Sonrasında babam da Murat 124 marka beyaz damalı taksimizi çocuğu gibi sever, ince ince temizlerdi. Belki benim de kız çocuğu olmama rağmen arabalara duyduğum ilgi bu yüzden, beni sevsin diye. Beraber buji temizler, arabanın içini dışını pırıl pırıl yıkardık. 1958 yılı Kasım ayında eline bir kıymık batmış ve dedem umursamamış çok sevdiği atlarıyla uğraşmış hep. Eli iltihap kapıp iyice şiştiğinde gitmiş doktora. O zamanlar millet hastanesi denirmiş çarşı içindeki taş binaya. Tetanos teşhisi konmuş, hastaneye yatırılmış. Babaannem ağlayarak anlatırdı, yemyeşil gözleri çakmak çakmak kızarırdı o zamanları anlatırken. Bir hafta hastanede yattığını ve o dönemin yokluğunda İstanbul’dan bir serum beklendiğini ve bir türlü gelemediğini adeta yaşayarak resmederdi çocuk gözlerimize. Nitekim o serum gelmemiş ve kurtarılamamıştı dedem. Babaannem dedemin eşyalarını torbaya doldurup eve gelmiş ve çocuklarına haberi vermenin acısını yaşamıştı. Babam en büyük erkek çocuk olduğundan kerpiç evin damını tamir etmek için çatıdayken almış bu haberi ve henüz 11 yaşındayken hastaneye gidip babasının cenazesini teslim alma travmasını yaşamıştı. Belki de hastanelerden nefret edişinin sebebi buydu babamın, hastaneye götürdüğü kişiyi ölmüş bir şekilde teslim alma korkusunu hala yaşadığını gözlerinde görüyorum ben.

   Bir fotoğraf işte hepsi aslında. Yaşamadığım ama benim bile genlerimde taşıdığım kaybın hikayesi bir anda beliriverdi beynimde. Dedem, babaannem, babam, göçmenlik ve aşk üzerine hüzünlü bir öyküydü bu.

 

Cemal Turgay fotoğrafı. Tarih. 1968

Sosyal medyadan alıntı.

Facebook Yorumları