Ciğerimde ağır bir yük

Nefes alamıyorum 


Şu satıra gelene kadar, o kadar çok sildim ki yazdıklarımı… 


Sözün neresinden tutsam, elimde kalıyor. 

Herkes gibi benim de öfkem, çuvaldızı önce başka şeylere batırmaya niyetleniyor.. 


Sistem çöktü diyorum… Dünyanın çivisi çıktı gerçekten… 

Bizim çok kıymetli bir kültürümüz vardı; “karıştık artık” diyorum… 

İnternetin karanlık belası, 

kötü zaman

hayat telaşı, 


ah bir zamanlar böyle miydi… 


Yaşadığımız zamana kızıyorum, dünyaya,  kapital düzenin güçlerine, başa sona herkese… Şu durumda bile birlik olamayan siyaset dünyasına… 


Sonra nefesim daha da ağırlaşıyor. 

“Ah” diyorum “iğne ve çuvaldız meselesi…”

Bu sefer koca çuvaldızı kendime batırmayı seçiyorum. 

"Peki sen bunca olayın neresindesin?"

Ben, sen, biz!

Biraz Edebiyat yapıp, biraz Edeb-i Hayat konusuyla dikmek istiyorum, çuvaldızla gönlümün ağzını… 

Edep: güzel ahlak, terbiye, nazik davranış, hayâ ve nezaket kurallarına uyma hali olarak tanımlanır. 
İnsanın söz ve davranışlarında ölçülü olması, 
toplum kurallarına (örf, adet) uyması
utanılacak davranışlardan kaçınması. 
manevi bir disiplin ve kültürel bir inceliktir. 

İnternet sitemizde hep umut var edecek sözlerle bitirdik kelimelerimizi.. Umut hep oldu. 

Hiç bir zaman inancımızı yere düşürüp, kahretmedik. Tünelin ucundaki beyaz ışığa hep iki buçuk numara yakın gözlüklerimizle baktık. 


Şimdi içimde hala cılız bir umut, kor olmuş bir kahırla kavga ediyor. Umutla gelmek istiyorum sözün sonuna. Ama illaki çuvaldızla..

Öğretmen

Kızım liseden mezun olurken kaleme aldığım bir yazı vardı: (Hasat Zamanı.)
O yazıda, öğretmenlerin öğrencileriyle kurduğu o derin ahengi, yılların emeğinin mezuniyet gününde nasıl bir meyveye dönüştüğünü ve evlatlara bırakılan birkaç satırlık hayat öğüdünü kaleme almıştım.

Verdikleri emeği, sabrı, sevgiyi… Mezun ederken öğrencilerine “hasat zamanı”nı anlatan o güzel insanları… Onları “kıymetlim” diye seven, ayrılırken bile son bir kez “ insanlık” dersi vermeyi ihmal etmeyen öğretmenleri…

Gözyaşlarımı şahit tutarak,
içimde büyüyen bir gururla izlediğim, şahit olduğum...

Şimdi…

Bir yanımda o yazı,
Diğer yanımda, öğrencisine bir şey olmasın diye üzerine kapanıp kendi canını veren o canım öğretmen…
Bir yanda üzüntüden kalp krizi geçiren eşi, diğer yanda durmaksızın akan bir medya bombardımanı…

Bir tarafta “katil” olmuş, yetmezmiş gibi kendini de vurmuş bir çocuk; gece sessizce mezara konulup şehri terk eden bir aile…
Diğer tarafta bitmeyen bağırışlar, suçlamalar…


Herkes öfkeli.

Ama kimse çözümün parçası değil.

Evet… Herkes suçlayacak birini bulacak.
Ve maalesef ki bir sonraki haberde, bu kahrı da unutup başka bir acıya geçeceğiz.

Tam 2022 yılında bulmuşum suçluyu.

Okumak isteyenler için yazı burada (Suçlu Bulundu)

Gelelim şimdi asıl meseleye…

“İnsan kalabilmek dileğiyle” diye bitirmişim bir yazımı.
İnsan kalabilmek…

Sanırım bu cümle artık biraz eksik, biraz da hafif kalıyor.

Bizim kültürümüzün mihenk taşları edepli ve çalışkan olmaktı.
Ve bunlar, bir anayasanın değişmez maddeleri gibi korunmalıydı.

Korunmalıydı…
Ve hâlâ korunmalı.

Ama bunun yolu suçlu aramak değil.
Herkesin elini taşın altına koyması,
herkesin önce kendi payına düşeni görmesi…
Ve en başta, bireysel olarak kendi kültürünü savunup yaşatması gerekliliği...

İşte asıl mesele bu.

Edeb-i Hayat Karnesi

Örnek mi? Aslında hepimiz biliyoruz…
Bir zamanlar kapıların kilitlenmediği, her çocuğun o mahallenin evladı sayıldığı komşuluklarımız vardı. Şimdi hangimiz, kaç komşusunun kapısını çalabiliyor? Bu kültürü biz koruyamazsak, evlatlar nasıl o mahallenin çocuğu olacak?

Bir zamanlar başkaları değil bakkal amcalar vardı; her şey herkese satılmaz, özellikle çocuklar korunurdu. Şimdi neyi, kime, neden sattığımızı bile sorgulamıyoruz. (Alışveriş Kültürü)

Sonra yandık

Sadece ormanlar değil, içimiz de yandı. Vicdanımızın, merhametimizin ateşiyle baş başa kaldık.

Ama yetmedi; depremde bile enkaz altındaki insanın mahremine dokunacak kadar uzaklaştık kendimizden. İlk paylaşan olma telaşıyla insan kalmayı unuttuk. (Yapmayın Yeter)

Sayfalarca yazdık… Saygıyı, kadınları, çocukları, insanlığı korumak için yazdık. O kadar çok yazdık ki, hangisini göstersek eksik kalıyor, hangisini söylesek içimiz daha çok acıyor.

Zalimin zulmünde çözüm aradık, kavramların içinde kaybolduk, tenezzülü tartıştık… Ama belki de en basit soruyu yeterince sormadık:

Gerçekten kötü değil de iyi miyiz biz?
Ve çocuklarımıza nasıl bir miras bırakıyoruz?

Çünkü “hal” dediğimiz şey sirayet eder.
Ve insan… eninde sonunda yaşattığını çoğaltır.

Sözün Sonu

İnsanlık bir anda kaybolmaz.

Yavaş yavaş…

Vazgeçtiklerimizle eksilir.

Ve hâlâ bir şansımız varsa,

o da vazgeçmemeyi seçtiğimiz yerden başlar.

Mesele, bir Edeb-i Hayat meselesi.
Öğrenen, unutmayı seçenlere öğreten...

Ve en önemlisi;
kültürüne, eğitimine sahip çıkan
çalışkan ve sorumlu insanlar olabilmek.


Şimdi

Ben, sen, biz...