Türk Misafirliğinin Yazılmamış Kuralları
80 ve 90’lı yılları yaşamış olanların, belki de yeni nesillere tam olarak anlatamayacağı bir konu var: Türk Kültüründe Misafirlik.
Türk kültüründe misafirlik bir gelenektir; misafir ağırlama biçimleri ise göreneklerle şekillenir.
- “Geçiyorduk, uğradık.” diyerek çat kapı gelinen ziyaretler…
- Ya da henüz çok samimi olunmamış ama o yolda ilerleyen şu cümle: “Müsaitseniz annemler bu akşam size çay içmeye gelmek istiyor.”
- Annelerin meşhur "altın günleri" de vardı elbette. O da ne kadar eğlencelidir ama başlı başına, başka bir yazının konusu olsun.
- Hatta ve hatta Anadolu'da hala devam ettiğini bildiğim bir Tanrı misafiri kavramı vardır ki; Yolda kalan bir yolcu güvenle bir kapıyı çalar. O aile, o yolcuyu bağrına basar, yedirir, içirir, yatacak yer, yorgunluğuna derman olur. Tanrı misafiridir çünkü. Emanettir.
Misafire hürmet; iyilikten, iyilik; güzel ahlaktan, güzel ahlak; edeptendir...
Bizim kültürümüzde misafir berekettir.
Öyle ki misafir girmeyen ev; bahtsız, bereketsiz, kurak bir ormana benzetilir.
Elbette paylaşmayı seven bu neşeli kültürde misafirliğin de görünmez kuralları vardır. Hem ev sahibi için hem de misafir için…
Misafir Odalarını Hatırlayanlar Var mı?
O yılları yaşamış olan tüm çocuk kalplerine sesleniyorum.
Misafir odaları…
Ne de özenli hazırlanırdı o odalar. Ve nasıl da misafir dışı "girilmez"di. Vitrinler, kristaller, danteller, gümüş tepsiler, özel yastıklar... Orası her daim hazır bulunmalıydı ki, misafirin ne zaman geleceği belli olmazdı. Evin en güzel, en bakımlı ve en temiz odası....
Sehpanın üzerinde sigaralıklar, büyük kül tablaları, (misafir kullanıyorsa ev sahibinin ikramıydı, kendi paketini çıkarmasına gerek yoktu)

Hatta yatıya kalınacaksa, misafir için ayrılmış özel çarşaflar, yastıklar, pijama takımları, oyalı havlular... Bunlar ev halkının kullanımına kapalıydı...
Tıpkı misafir terlikleri gibi...
Sonraları anneler altın günlerinde alıştıklarından mıdır bilinmez kendi ev terlikleri/ ev ayakkabılarını yanlarında getirmeye başladılar...
Misafir Eve On Bereketle Gelir
Bir eve misafirliğe gidilecekse eli boş gidilmesi ayıp sayılır. Ev sahiplerine külfet olmasın, mahcup olmasınlar diye eli boş gidilmez, mutlaka bir şey götürülür.
Bazen evde hazırlanmış bir kek, bazen bir tabak sarma, bazen de gidilecek evin yakınındaki esnaftan alınmış küçük bir tatlı… Böylece bereket sadece o eve değil, o mahallenin esnafına da, mahalleye de uğramış olur.
Çünkü bizim kültürümüzde misafir sadece ziyaret eden biri değil; bereketin taşıyıcısıdır. Bu yüzden eskiler şöyle der:
“Misafir eve on bereketle gelir, birini yer dokuzu eve kalır.”
Bu söz aslında bir inanıştan çok bir hatırlatmadır. Paylaşılan sofraların, edilen sohbetlerin, açılan kapıların eksiltmediğini; aksine çoğalttığını anlatır.
Belki de bu yüzden eskiler misafir gelmeyen evleri biraz mahzun sayar. Çünkü bilirler ki bir eve misafir giriyorsa, o evde yalnızca çay içilmez; gönüller de tazelenir.
Misafir Ailecek Kapıda Karşılanır
Misafir ev ve ev halkı için o kadar kıymetlidir ki, tüm aile misafirleri kapıda büyük bir sevinçle karşılar.
Evde büyük anneanne dede gibi, misafirden daha büyük kimse varsa, o kapıya gelmez ama o da misafiri ayakta karşılar.
Misafir de edeben gidip ilk önce onun elini öper.
Büyüklerin bile geleni ayakta karşıladığı kutsal bir ziyarettir aslında. Karşılıklı olarak şifalıdır bu buluşmalar.
Ve ayakkabı çevirmek
Rahmetli, iki gözümün çiçeği anneannem…
Doksan yaşındayken bile gelen misafirlerin ayakkabılarını kendi çevirirdi. Tıpkı evin genç kızı gibi. Kimseye bırakmazdı.
“Misafiri yormak olmaz.” derdi.
(ilgili yazı: Ayakkabı Çevirme Üzerine)
İkramlar
Misafirin geleceği önceden belliyse hazırlıklar zaten yapılmış olurdu. Ama "çat kapı" misafirlikse, çay hemen ocağa konulurdu. Hem de fazla fazla. Çay sohbetti çünkü, dostlarla daha keyifliydi...
“Aç mısınız, Yemek Yediniz mi?”
Usulen bu soru sorulsa da, aslında sadece formaliteydi. Çünkü her ne olursa olsun misafire ikram etmek gerekirdi. Misafir aç gönderilmezdi.
Mümkünse ve saati de uygunsa öncelik sofra... En baş köşeye onların oturduğu, Misafirlere özel yemek tabakları ve kaşık bıçakların çıktığı "Allah ne verdiyse" sofrasına...
Yok çaya gelindiyse; (ki çay zaten hazırdı). Yine misafir bardakları; mümkünse kesme bardaklar çıkarılırdı. Yanına her daim evde hazır bulunan tatlı, börek ne hazırlanmışsa. Ayrıca misafirlerin getirdikleri ve de sonrasında mevsimine göre meyve çerez ...
İkramların biri gider biri gelirdi.
Çay içmeye gelmek demek, "yemek yiyip geleceğiz ama gece boyunca oturacağız" demektir.
Bir de "kahveye gelmek" vardır. Bu da çok daha kısa sürecek bir ziyaret olacağı anlamına gelir.
Mottosu: - Ziyaretin kısası makbuldür. Nasıl olsa bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.-
Daha çok gündüz ve hanımefendilerin hızlıca gündemi takip ettiği misafirliklerdir. :)
Ne olursa olsun bu ziyarette ikramsız olmamalıdır. Yanına hiç bir şey bulunamıyorsa, bir çikolata bir lokum mutlaka verilmelidir.
Yani misafire evde illaki bir şeyler ikram edilmelidir. Hatta ev sahiplerinin "biraz daha al" cümlesi aslında bir ısrar değil, bir teklif de değil, karşılıklı şifa gereği misafirperverliğin olmazsa olmazlarıdır.
Sabunlu Bez
Evin minik kızlarının örgü örmeyi öğrenirken yaptığı sabunlukları hatırlayanlar var mı peki?
Şimdiki kullan-at ıslak mendil nesli bilmez tabi.
Düz bir tabak içerisine iki adet bu el örgüsü, kenarları oyalı örgü elbezi özenle konulur. Biri sabunlu, diğer sadece ıslaktır. Misafir önce sabunlu el bezi ile elini siler, sonra ıslak olanla sabunu giderir. Minik ev kızı da bu ritüel bitene kadar bezlerin geri konulacağı tabağı elinde, misafirin yanında bekler. (Şaka gibi geliyor değil mi? Bizzat yapmışlığım vardır)
Çünkü banyo ve tuvalet evin mahremidir. Çok zorunda kalmadıkça evin tuvaleti kullanılmaz. Ev sahiplerine rahatsızlık vermemek edebi ile ilgilidir.
Kolonya ve Şeker
Canım ananem…
Misafir gelir gelmez kolonya ve şeker tutardı.
Pandemi sürecinde halk olarak bu geleneğin önemini tekrar idrak ettik belki de. Kolonya ile ferahlık ve hijyen, şeker ile yorgunluğa hızlı bir enerji takviyesi...
Ah ananeler…
Ne büyük ansiklopedilersiniz siz.
Düzene Saygı
Ev sahibine duyulan saygı gereği misafir mutfağa girmez. Mutfak dağınık olabilir, ev sahibi mahcup ya da rahatsız olabilir. Yardım teklif ettiğinde, ev sahibi çoğu zaman kibarca reddeder. O zaman misafirlerin yapacağı mutfağa kadar, getir-götür kısmı ile ilgilenmek ve ev sahibinin işini kolaylaştırmaktır.
Evde yetişen genç kızlar varsa, hele de misafirler arasında da kendine denk biri varsa; artık seremoninin büyük kısmı onlara devredilir.
“Çaylar bitti kızlar... hadi meyveleri getirin....”
Sohbet, muhabbet, gönül bağı, ve gecenin sonu...
Eğer yatılı değilse ve özel bir program yoksa misafir çok uzun kalmaz. Çünkü makbul olan, zaten hazırlanarak yorulmuş olan ev sahibini daha fazla yormamaktır.
Yine ailece kapıya kadar uğurlanır. Ve bir sonraki görüşmenin planları yapılarak vedalaşılır. Eğer geç olmuş ve misafirin aracı yoksa, misafir evine kadar bırakılır.
Arkalarından uğurla el sallanır.
Sözün Sonu
Bir eve misafir geliyorsa o ev çok şanslı ve bereketli demektir.
Sofralar kuruluyor, ikramlar yapılıyor ve bunlar samimiyetle gerçekleşiyorsa kültür hâlâ yaşıyor demektir.
Bizim kültürümüzde misafirlik sadece sıradan - basit bir ziyaret değil, birbirine şifa olan insanların birlikte olması demektir.
Misafire açılan kapı; kültürümüzün, değerlerimizin ve gönüllerimizin saygı ve sevgiyle bir araya gelmesidir.
“Bir eve misafir geliyorsa, o ev hâlâ yaşıyor demektir.”
Dilerim hepimizin misafiri hiç eksik olmaz, ve kültürümüzün bu kıymetli mihenk taşı yerini asla sıradan sanallıklara bırakmaz...










