
Yıl 2018. Aralık ayındaki noel rotası için aylar öncesinden bir Schengen şehri belirlemiştik.
Aklımızda nehir kıyısında yürüyüşler, cafelerde kahveler, noel ışıklı bulvarlar… Her şey hazır gibiydi. Derken Ağustos ayında yaşanan ekonomik dalgalanma, Euro’yu birden bizim için ulaşılması zor bir noktaya taşıdı. Hayalimiz bir süreliğine raflara kalktı.
“Peki şimdi ne olacak?” sorusunun cevabı ise hiç de uzaklarda değildi. Daha önce kalbimizi bıraktığımız bir şehir vardı: Lviv.
Bazı şehirlere bir kez gitmek yetmez. Lviv de bizim için öyledir.
Vizesiz, ekonomik, romantik ve en önemlisi tanıdık…
Kararımızı veriyoruz: Aralık ayında Lviv’e gidiyoruz.
Uçak biletleri alınıyor, ilk ziyaretimizde memnun kaldığımız otel yeniden rezerve ediliyor ve kendimizi bir kez daha bu minicik masalsı Ukrayna şehrine bırakmaya hazırız.
Ve şimdi dönüp bakınca şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
2018 noelinde Lviv’e gitmek, verdiğimiz en doğru kararlardan biriymiş.
Hatta o seyahatten sonra kendime yeni bir hedef koyuyorum:
Her Aralık ayında başka bir Avrupa şehri…
Karlar altında bir Noel, taş sokaklarla buluşma
Sabah erken saatlerde havalimanındayız.
Uçağımız öğleden sonra. Havalimanında vakit bol, açlık da kendini hissettirince klasik bir terminal yemeğiyle günü başlatmak istiyoruz. Sonuç? Pek de hoş olmayan bir döner deneyimi… Seyahatin tek tatsız öğünü bu.
Uçak yolculuğu sakin geçiyor. Pasaport kontrolünde ilk girişte yaşadığımız detaylı sorgular bu kez yok. Dönüş biletimizi belgeliyoruz ve birkaç dakika sonra yeniden Ukrayna topraklarındayız.

İlk iş, biraz dolar bozdurup grivna almak. Ardından havalimanındaki turist ofisinden şehir haritası…
Ve sonra Lviv’in kendine has ritüeli: troleybüs. İlk gidişimizde kişi başı 25 kuruş olan yol ücreti, bu sefer 1 TL olmuş.
Şoförden alınan bileti, troleybüsün içindeki neredeyse müzelik denilebilecek eski metal zımbayla delmeyi unutmuyoruz yoksa para cezası fena (malum bkz. Venedik’te yaşadıklarımız).
Lviv daha ilk dakikadan insanı zamanda geriye götürmeye başlıyor.
Yeniden Merhaba
15 dakikalık bir yolculuktan sonra şehrin kalbindeyiz. Son durakta inip Ivan Franko Parkı'nın içinden geçerek otelimize yürüyoruz. Şehrin tarihi turistik alanı bir uçtan bir uca ancak 2,5 km. Fazla hızlı yürüyünce öbür uçtan çıkıveriyorsunuz.
Eski ev sahibimiz Jam Hotel bizi yine aynı sıcaklıkla karşılıyor. Bu kez çatı katında geniş, sıcak, huzurlu bir odadayız. Üstelik hediye minik reçel kavanozları da bu otelin sevimli geleneği olmaya devam ediyor.
Odaya valizleri bırakır bırakmaz kendimizi dışarı atıyoruz.

Noel Karsız Olur mu?
Aralık ayında tabii hava erken kararıyor ve biz sokağa çıktığımızda artık gece başlamış.
İlk durağımız Lviv Opera House çevresindeki Noel pazarı.
Meydana çıktığımız anda…
Lapa lapa kar yağmaya başlıyor.
Işıklarla süslenmiş meydan, sıcak şarap kokuları, Noel müzikleri, ahşap stantlardaki rengarenk hediyelikler… Üzerimize düşen ilk kar taneleriyle birlikte kendimizi bir kartpostalın içinde buluyoruz.
‘’İyi ki geldik’’ diye bağırıyorum beyime. Hani fotoğraf çekmek bile istemeyeceğiniz, sadece yaşamak isteyeceğiniz anlar var ya.
İşte o anlardan biri. Öyle yapıyoruz. Yaşıyoruz.


Akşam yemeği için yürüyerek Chleb i Vino’ya gidiyoruz. Mum ışıklarıyla aydınlanan loş salon, hafif müzik, restoranın meşhur siyah burgerleri, peynir tabağı ve yerel biralar…
Seyahatin daha ilk akşamında doğru yerde olduğunu anlamak çok hoş bir histir. Öyle hissediyoruz.
Geceyi Rynok Square çevresinde yürüyerek tamamlıyoruz. Kar giderek yoğunlaşıyor, Lviv ise her sokakta arnavut kaldırımlı yollarını kaplayan karla biraz daha güzelleşiyor.
Taş Sokaklar, Şarap ve Çikolata
Sabah otelin kahvaltısıyla güne başlıyoruz. İlk dersimizi de alıyoruz: Lviv’de kahvaltıda tatlı seçeneği çok fazla. Pancakeler, milk shakeler, pudra şekerleri… Geceden liste verirken daha fazla tuzlu talep etmemiz gerekiyor.
Svobody Bulvarı, tarihi kiliseler, eski hükümet binaları, kar altındaki parklar, sessiz sokaklar... Yağan karın sessizliği altında yürüyor yürüyoruz.

Lviv o kadar küçük, öyle tatlı ki, binaların her birini durup dakikalarca izleyebiliriz.
Öğle yemeğinde tesadüfen girdiğimiz küçük bir restoran (Meat & Burger), seyahatin gastronomik yıldızı oluyor. Etler, salatalar, yanında içtiğimiz yarı tatlı kırmızı şarap…
En güzel keşifler plansız olanlar.

Öğleden sonra yolumuz Lviv Handmade Chocolate mağazasına düşüyor. Çikolatalar nefis ama fiyatlar da bir o kadar iddialı.
Bol çeşit ve makul fiyatlı çikolataları, kocaman Roshen mağazasını da keşfederek alıyoruz.
Noel müzikleri eşliğinde mağaza içinde dans ettiğimizi söyleyen olursa doğrudur.

Akşam yemeğinde bir zamanlar hayran kaldığımız bir restoran (Kumpel) bizi bu kez biraz hayal kırıklığına uğratıyor. İlk ziyaretimizdeki nefis lezzetleri yakalayamıyoruz. Demek ki bazı mekanlar değişebiliyor.
Ama şehir…
Şehir aynı kalmış.
Kar hâlâ hafif hafif yağıyor, taş sokaklar ışıldıyor, kafeler dolup taşarken bile şehir gürültüsüz.
Geceyi tarihi meydandaki Atlas Cafe’de zencefil çayı ve tatlılarla noktalıyoruz.

Son Gün — Vedaların Hep Biraz Erken Gelmesi
Son sabah, her güzel seyahatte olduğu gibi biraz buruk başlıyor.
Valizler toplanıp otelin emanetine bırakılıyor. Ve son birkaç saatimizi yine Lviv sokaklarında anı biriktirmeye ayırıyoruz.
Grill&Bear’da kahve, birkaç ara sokakta kaybolma, uçak saatine doğru biraz telaş…
Dün tadına doyamadığımız restoranı yeniden bulalım derken bir saat boyunca kayboluş.
Ukrayna’dan ayrılırken yine geleceğiz diyoruz.
Ama hayat öyle işlemiyor.
Bir zamanlar kahve kokusunun taş sokaklara sindiği, Avusturya-Macaristan ruhunu hâlâ koruyan Ukrayna şehri Lviv, bugün bambaşka bir gerçeklik içinde.
Ukrayna’nın batısında, cephe hattından uzakta kalan şehir günlük yaşamını büyük ölçüde sürdürse de savaşın gölgesi artık hayatın doğal bir parçası.
Tramvaylar çalışıyor, meydanlarda insanlar kahvelerini içiyor, tarihi merkez ziyaretçilerini ağırlıyor; ancak zaman zaman çalan hava saldırısı sirenleri, kimlik kontrolleri ve gece uygulanan sokağa çıkma kuralları, bu zarif Orta Avrupa kentinin artık başka bir hikâye anlattığını hatırlatıyor.
Ukrayna hava sahası kapalı.
Lviv turizm ofisi de yabancı ziyaretçiler için Polonya üzerinden tren/otobüs girişini öneriyor.
Bugün Lviv, yalnızca Ukrayna’nın kültür başkentlerinden biri değil; aynı zamanda dayanıklılığın, gündelik hayatı koruma iradesinin ve belleğin sembollerinden biri hâline gelmiş durumda.
Yıllar önce yürüdüğüm o güzel, içimi ısıtan sokakların, binaların bugün her şeye rağmen ayakta olduğunu bilmek ise bana iyi geliyor.
Belki bir gün. Verdiğimiz sözü tutar yeniden bir araya geliriz. Ben ve şehir.
Farkındalık ve sevgiyle kalın
https://birikiyorum.net/haber/19267943/ukrayna-turu-sehirleri-ve-muzeleriyle






