Bayramlarda dolup taşan evi, tepeden tırnağa zarafet dolu halleri, maharetli ellerinden çıkan özel bayram yemekleriyle hatırlanan o güzel kadın, benim annemin halasıydı.
Benim hikâyem tanıdık; ama aslında bu yazının kahramanı belki sizin de hayatınızda yer etmiş biri olabilir. Çünkü bugün size bir hastalıktan değil, o hastalıkla sessizce savaşan kadınların birinden bahsedeceğim: Parkinson’la olan vedalaşmalardan...

O maharetli kadın, ömrünün son yıllarını Parkinson hastalığıyla geçirdi.
Önce bir eli titremeye başladı. Diğer eliyle durdurmaya çalışırdı titreyeni saklamak isterdi —belki kimse kendisini öyle görmesin istediği için. 

Çünkü onun elleri, hayatı boyunca hep görünür işler yapmıştı.
Mahalleyi büyütmüş, çocuklara kol kanat germiş, komşuların derdine derman olmuştu.
Sadece kendi evini değil, herkesin hayatını düzenlemişti.
O eller titremeye başlayınca, sanki bir denge bozulmuş gibi oldu; çünkü onun varlığı sessizce her şeyi ayakta tutuyordu.

Zamanla diğer eli, sonra yavaş yavaş tüm vücudu…


En sonunda, kendi başına oturamaz, yatakta kıpırdayamaz hâle geldi.
Ama en zor olan, hastalığın bedeni değil, onurunu zedelemesiydi belki.
Parkinson yalnızca bir hastalık değil. Yavaş ama keskin bir kayıptır.
Ve bu kaybı yaşayanlar, genellikle sessizce mücadele etmesine usul usul şahit oluruz.. 

Avlunun Bereketi

Avlusunda evlerle çevrili bir bahçenin marifetli geliniydi o.
Yaşlıların gelini, çocukların annesi, mahallenin eli koluydu. Bahçede koşan çocukların sesi, onun mutfağından gelen kokularla karışırdı.
İşini bitirdikten sonra, sanki bir bayrama hazırlanır gibi süslenirdi.
Özenle giyilmiş ince çoraplarını, ev ayakkabılarını giyer, döpiyesini iliklerdi.
Sonra eşiyle birlikte içerdi o kahveyi… Sade, ağır, keyifli. Hayatın tam ortasında ama hiç gürültü çıkarmadan.

Onun evine gelen hiç kimse, ağzına bir lokma koymadan geri dönmezdi.
Bu bir kural değil, bir gönül alışkanlığıydı. Çünkü o bilir, hissederdi:
Misafir yalnızca evin bereketi değil, ikramın da anlamıydı.

Sırf onun tatlısını yemek için gelen olurdu.
Bayramlarda yaptığı “kapama” neredeyse efsaneydi—çocukluğunu özleyenlerin, anne şefkatine susayanların damağında kalan bir tat gibi.
Avludaki o şenlik... gülüşen çocuklar, bahçedeki sandalye gıcırtısı, tül perdeden sızan güneşin kokusu…
Her detayında onun eli, onun emeği, onun düzeni vardı.

Ve bu kadın, o marifetli elleriyle hem büyükleri hem çocukları hem de ilk defa gelen bir yabancıyı bile “tanıdık” gibi karşılar, tek tek memnun eder, yüzlerinde bir huzur bırakmadan da uğurlamazdı.
Uğur getirirdi onun elini öpmek.
Kim bilir kaç kişi o öpülen ellerden sabır, maharet, incelik devşirdi de farkına varmadı...

Titreyen Ellerine İnat

Titreyen ellerine inat, hayatı hep düzgün tuttu.
Evini, sofralarını, kelimelerini...
Ve şimdi, biz onu anarken; yalnızca bir hastalığı değil, bir zarafeti de hatırlıyoruz.

Bugün 11 Nisan, Dünya Parkinson Günü.
Bu yazı sadece onun için değil…
Sessizce savaşan, görünmeyen yükleri taşıyan, bir yandan hayatı da güzelleştirmeye çalışan tüm insanlar için yazıldı.

Bir selam gönderiyoruz şimdi,
Titreyen ellerine inat hâlâ sıcacık olan yüreklere...
Ve bir dua fısıldıyoruz,
Tüm güzel insanların ardında iz bırakan emeğine.