Ayvalık'ın Küçükköy Mahallesi'ne doğru yola çıkarken beni nasıl bir gecenin beklediğini bilmiyordum.

Ayvalık'ın En Güzel Sürprizlerinden Birini Gece Keşfetmek

Bazı yolculuklar vardır; planlayarak çıkarsınız.

Bazıları ise sizi hiç beklemediğiniz bir hikâyenin içine bırakır.

Küçükköy de onlardan biri.

Ayvalık'ta denizle geçen uzun bir günün ardından hava kararmaya başlamıştı. Yaz akşamlarının o kısa alacakaranlığı yerini usul usul geceye bırakırken rotamızı Küçükköy'e çevirdik. Açık konuşmak gerekirse, oraya gitmeden önce beni nasıl bir yerin beklediğini pek bilmiyordum.

Oysa birazdan yaşayacaklarımızın, okuduğum hiçbir gezi yazısına benzemeyeceğini henüz bilmiyordum.

Bugün bu satırları yazarken fark ediyorum ki aslında iyi ki de öyle olmuş.

Çünkü Küçükköy'ü hiçbir ön yargı olmadan keşfetmiş oldum.

Döndükten sonra köyün tarihini, geçmişini ve dönüşüm hikâyesini uzun uzun okudum. Meğer yürüdüğümüz taş sokaklar yalnızca güzel görünmekle kalmıyor, yüzyıllardır farklı kültürlerin izlerini de taşıyormuş.

Ama buna birazdan geleceğim...

Çünkü benim hikâyem, köyün tarihinden önce giriş kapısında başladı.

Gecenin İçinde Açılan Bir Kapı

Navigasyon bizi ana yoldan ayırdığı anda, farlarımızın önünde iki taş sütunun taşıdığı büyük bir kemer belirdi.

"Küçükköy'e Hoş Geldiniz."

İlk bakışta oldukça ilginç görünüyordu.

Ne devam eden bir sur vardı ne de onu tamamlayan taş duvarlar...

Yalnız başına duran bu kemer, bana çocukluğumdan hatırladığım Nasreddin Hoca fıkralarını anımsattı.

Sanki kapı yerinde duruyor, duvarlar ise yıllar önce başka bir hikâyeye karışıp gitmiş gibiydi..

Belki gündüz vakti bu kadar dikkatimi çekmezdi.

Ama biz oraya gece vardık.

Kapının ardından başlayan yol neredeyse tamamen karanlıktı...

"Küçükköy'e Hoş Geldiniz" yazılı taş giriş kemeri... Belki de bu köyün en ilginç ayrıntısı. Arkasında bir sur yok, önünde görkemli bir meydan da... Ama o kapının altından geçtiğiniz anda bambaşka bir hikâyenin başladığını hissediyorsunuz.

İlk Adımlar: Gerilim Filminden Ege Masalına

Kapının Ardındaki Sürpriz

Küçükköy'e gitmeden önce burası hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum.

Ne sokaklarını görmüştüm ne de sosyal medyada karşıma çıkan fotoğraflara denk gelmiştim.

Kulağıma çalınan tek cümle vardı:

"Küçük Alaçatı..."

Hepsi bu.

Doğrusu, bu tanımlama bende çok büyük bir merak uyandırmamıştı. Son yıllarda taş sokaklı, begonvilli pek çok yere "küçük Alaçatı" deniyor. O yüzden Küçükköy'e doğru yola çıkarken zihnimde oluşan tek beklenti, güzel birkaç taş ev görmekten ibaretti.

Ama daha köye varmadan bu düşüncem değişmeye başladı.

Kemeri geçtik.

Ve ardından uzun bir sessizlik başladı.

Açıkçası bu kadar uzun süreceğini beklemiyordum.

Navigasyon ilerlemeye devam ediyor, yol ise bitmek bilmiyordu.

Etraf zifiri karanlıktı.

Sokak lambası yoktu.

Karşıdan gelen tek bir araç bile yoktu.

Yol daralıyordu.

Yer yer asfalt bozuluyor, yer yer ince toz tabakası farların önünde havalanıyordu. Arabanın ışıkları o tozu aydınlattıkça, gece olduğundan daha sisli ve daha gizemli görünmeye başlıyordu.

Bir noktadan sonra sadece biz vardık.

Ne yürüyen bir insan...

Ne açık bir ev...

Ne uzaktan görünen bir ışık...

Sadece karanlık, yol ve motorun sesi.

İnsan bilmediği bir yere giderken zihni de türlü senaryolar yazıyor.

Bir ara içimden, "Acaba gerçekten doğru yolda mıyız?" diye geçirdim.

Çünkü bu yolun sonunda "Küçük Alaçatı" diye anlatılan bir yer olabileceğine inanmak gerçekten zordu.

Aksine...

Bir yönetmen, eski bir gerilim filminin ilk sahnesini çekmek istese, sanırım tam da böyle bir yolu seçerdi.

İşin ilginç yanı, o yolun bütün ürkütücülüğü birkaç dakika sonra tamamen anlamını yitirecekti.

Çünkü arabayı park edip taş sokaklara ilk adımımızı attığımız anda, biraz önce geçtiğimiz karanlık yol sanki başka bir hikâyeye aitmiş gibi geride kaldı.

Küçükköy, ziyaretçisini önce merak ettiren, sonra şaşırtan, en sonunda da kendine hayran bırakan bir yerdi.

Ve ben, daha ilk dakikada bunun sıradan bir Ege köyü olmadığını anlamıştım.

Ayvalık Küçükköy'de ziyaretçilerin araçlarını bıraktığı giriş alanı, taş yapılar ve loş sokak aydınlatmalarıyla gece atmosferi.

Yeniçahori'den Küçükköy'e Uzanan Hikâye

Küçükköy'den döndükten sonra, gecenin içinde yürüdüğüm o taş sokakların hikâyesini merak etmeye başladım.

Kimler yaşamıştı burada?

Bu taş evler ne zamandan beri ayaktaydı?

Neden bir sokakta Balkanları hissederken, birkaç adım sonra kendimi eski bir İtalyan köyünde dolaşıyormuş gibi hissediyordum?

Eve döndüğümde okumaya başladım.

Okudukça da o gece hissettiklerimin tesadüf olmadığını fark ettim.

Kaynaklarda bugünkü Küçükköy'ün yüzyıllar boyunca Yeniçarohori, halk arasında söylenen adıyla Yeniçahori olarak anıldığı belirtiliyor. Rivayet edildiğine göre bu isim, Fatih Sultan Mehmet'in Midilli'nin fethinden sonra bölgeye yerleştirildiği anlatılan yeniçerilerden geliyormuş. Tarihçiler arasında farklı değerlendirmeler bulunsa da en yaygın anlatı bu yönde.

Ayvalık Küçükköy'de restore edilmiş tarihi taş konağın gece aydınlatmaları altında görülen taş cephesi ve ferforje balkon detayı.

Sonraki dönemlerde ise Yeniçahori'nin Ege'nin önemli Rum yerleşimlerinden biri hâline geldiği aktarılıyor. Bugün hâlâ hayranlıkla baktığımız taş evlerin, dar sokakların, yüksek avlu duvarlarının ve mimari dokunun önemli bir bölümü de o yıllardan bugüne ulaşmış.

1923 yılındaki Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi ise köyün kaderini değiştirmiş.

Rum aileler doğdukları topraklardan ayrılırken, Balkan coğrafyasından gelen Müslüman aileler bu köye yeni bir hayat kurmuş. Özellikle Boşnak kültürünün zaman içinde Küçükköy'de güçlü bir yer edindiği anlatılıyor. Belki de bugün sokaklarda gezerken aynı anda hem Ege'yi hem Balkanları hissedebilmemizin nedeni de bu.

Rum taş mimarisi…

Boşnak mutfağı…

Ege'nin dinginliği…

Hepsi aynı köyde birbirini tamamlayan parçalar gibi yaşamaya devam ediyor.

Ayvalık Küçükköy'deki Agora'nın taş kemerli girişinden görülen tarihi taş avlu, ahşap kapı, sıcak gece ışıkları ve otantik Ege atmosferi.

Araştırırken beni en çok şaşırtan bilgilerden biri ise Sarımsaklı ile ilgiliydi.

Ayvalık denildiğinde çoğumuzun ayrı bir belde gibi düşündüğü Sarımsaklı Plajı da aslında Küçükköy Mahallesi sınırları içinde yer alıyormuş.

Bu ayrıntıyı öğrenince, aynı gün yaşadıklarımız gözümün önünden geçti.

Sabah Ege'nin serin sularında yüzüyor, ince kumların üzerinde yürüyorsunuz…

Akşam ise yalnızca birkaç dakika uzaklıkta, yüzlerce yıllık taş sokaklarda tarihin içinde dolaşıyorsunuz.

Aynı mahallenin sınırları içinde denizle tarihin bu kadar iç içe olması gerçekten etkileyici.

Belki de Küçükköy'ü farklı yapan yalnızca geçmişi değil, geçmişi bugünün içine ustalıkla yerleştirebilmiş olması.

Son yıllarda adı sık sık "sanat köyü" olarak anılıyor.

İlk başta bunun biraz turistik bir söylem olduğunu düşünmüştüm.

Ama taş sokaklarda dolaşmaya başlayınca bunun sadece bir tanıtım cümlesi olmadığını gördüm.

Restore edilen eski Rum evlerinin önemli bir bölümü bugün sanatçılara ev sahipliği yapıyor.

Bir kapının ardından seramik atölyesi çıkıyor.

Bir sonraki avluda resim galerisi...

Bir başka sokakta cam sanatı...

El yapımı takılar...

Ahşap tasarımlar...

Heykeller...

Küçük butik dükkânlar...

Her biri birbirinden farklı olsa da ortak noktaları aynı:

Hiçbiri bu köyün ruhunu gölgelemeye çalışmıyor.

Aksine, yüzyıllık taş duvarların arasında oldukça doğal bir şekilde yerlerini almışlar.

En çok hoşuma giden de bu oldu.

Çünkü burası bana, sonradan oluşturulmuş yapay bir turizm sokağı gibi gelmedi.

Hâlâ içinde insanların yaşadığı, çocukların oynadığı, komşuların birbirine selam verdiği gerçek bir mahalle hissini koruyor.

Sanat da bu hayatın üzerine sonradan eklenmiş bir süs gibi değil…

Sanki yıllardır oradaymış gibi duruyor.

Belki de Küçükköy'ü farklı yapan tam olarak bu.

Geçmişini yalnızca korumamış…

Onun üzerine yeni hikâyeler yazmaya devam etmiş.

Ayvalık Küçükköy'de taş evlerin arasında uzanan tarihi sokak, açık hava kafeleri, renkli fenerler ve akşam kalabalığıyla canlı gece atmosferi.

Taş Sokaklardan Meydana Uzanan Yol

Küçükköy'ü gezerken en çok hoşuma giden şeylerden biri, sokakların sizi bir yerden başka bir yere fark ettirmeden taşımasıydı.

İlk başta sanat atölyelerinin yoğun olduğu taş sokaklarda yürüyorsunuz.

Eski Rum evlerinin kapıları ardına kadar açık.

Bir evin içinde seramik ustası çamura şekil veriyor.

Bir diğerinde ressam fırçasını tuvale dokunduruyor.

Birkaç adım sonra ahşapla çalışan bir zanaatkâr...

Hemen karşısında küçük bir galeri...

Kimse kapının önünde sizi içeri çağırmıyor.

Kimse elinize broşür tutuşturmuyor.

Kimse "Buyurun, bir bakın." diye peşinizden gelmiyor.

Ama buna da ihtiyaç yok.

Çünkü açık duran kapılar zaten sizi sessizce içeri davet ediyor.

İçeri girseniz de olur...

Kapının önünde birkaç dakika durup izleseniz de...

Hiçbir telaş yok.

Hiçbir yapaylık yok.

Sokaklarda ilerledikçe sanat atölyeleri yavaş yavaş yerini başka bir canlılığa bırakıyor.

Bu kez küçük meyhaneler çıkıyor karşınıza.

Eski usul masalar...

Taş duvarların arasına yerleşmiş lokantalar...

Boşnak mutfağının kokusu...

Pitalar...

Mantılar...

Kızarmalar...

Ve yavaş yavaş köyün çarşısına ulaşıyorsunuz.

Bu geçiş o kadar doğal ki, bir sokağın nerede bittiğini, diğerinin nerede başladığını fark etmiyorsunuz bile.

Belki de Küçükköy'ün en büyük başarısı bu.

Turizmi hayatın önüne geçirmemiş.

Hayatı turizmin içine katmış.

Yol boyunca dikkatimi çeken bir başka ayrıntı da butik oteller oldu.

Eski taş evler öylesine özenle restore edilmiş ki, hangisinin hâlâ bir aile evi, hangisinin butik otel olduğunu anlamak bazen mümkün olmuyor.

Cepheler korunmuş...

Taş dokular bozulmamış...

Yeni eklenen hiçbir ayrıntı göze batmıyor.

Sanki yıllardır hep öyleymiş gibi.

Tarihi Avluda Bir Çay, Bir Muhallebi

Sokakların sonunda tarihi caminin bulunduğu avluya ulaşıyoruz.

Ayvalık Küçükköy Meydanı'nda gece atmosferi; Tarihi Küçükköy Muhallebicisi, Küçükköy Kent Müzesi ve taş meydanda akşamın huzurlu atmosferi.

Bugün cami olarak kullanılan bu yapının, kaynaklarda eski bir kilisenin üzerine inşa edildiği ya da dönüştürüldüğü yönünde bilgiler yer alıyor. Avluya girince bu çok katmanlı geçmişi hissetmemek mümkün değil.

Tam avlunun içinde ise Küçükköy'ün en çok konuşulan duraklarından biri var:

Tarihi Küçükköy Muhallebicisi.

Burada boş masa bulmak kolay olmuyor.

Biz gittiğimizde de insanlar sırayla masa bekliyordu.

Kimsenin acelesi yoktu.

Biz de bekledik.

Nihayet yerimize oturduğumuzda önce çaylarımız geldi.

Muhallebi hazırlanırken avluyu seyretmeye başladık.

Belki de en güzel an buydu.

Bir yanda yüzyılların tanığı taş duvarlar...

Diğer yanda akşam serinliği...

Çayın dumanı...

Ve beklemenin bile keyif verdiği o yavaş tempo...

Sonra meşhur muhallebi geldi.

İlk kaşığı aldıktan sonra neden bu kadar çok konuşulduğunu anlamak zor olmadı.

Gösterişli değildi.

Ama tam da bu sadeliğiyle akılda kalıyordu.

Ayvalık Küçükköy Muhallebicisi'nin imza tatlısı olan tahinli, pekmezli ve cevizli Küçükköy Muhallebisi'nin tanıtım panosu.

Bazen bir şehrin hafızası büyük anıtlarda değil, yıllardır aynı tarifle yapılan bir tatlıda saklıdır.

Sanırım Küçükköy için de o tatlardan biri bu muhallebi.

Küçükköy Bende Ne Bıraktı?

Küçükköy'e gitmeden önce aklımda tek bir cümle vardı:

"Küçük Alaçatı..."

Şimdi dönüp düşündüğümde, bu benzetmenin Küçükköy'e biraz haksızlık ettiğini hissediyorum.

Evet...

Taş evleri var.

Dar sokakları var.

Begonviller, kafeler, sanat atölyeleri var.

Ama mesele bunlar değil.

Küçükköy'ü farklı yapan, taş evleri değil; o evlerin hâlâ nefes alıyor olması.

Sanatın burada vitrinlerde sergilenmek yerine üretimin bir parçası olması.

Eski bir Rum mahallesinin, Balkan kültürüyle birlikte yaşamaya devam etmesi.

Turizmin hayatı ele geçirmemiş olması.

Belki de en çok bu yüzden buradan ayrılırken "görülecek bir yer" değil, "tanışılmış bir mahalle" hissi kaldı bende.

Yazının başında anlattığım o karanlık yolu şimdi yeniden düşünüyorum.

Hiç ışığın olmadığı...

Tozun farların önünde dans ettiği...

İnsana sürekli "Acaba doğru yere mi gidiyoruz?" diye sorduran o uzun yolu...

O gece o yol bana biraz ürkütücü gelmişti.

Bugün ise sanki Küçükköy'ün küçük bir sınavıymış gibi geliyor.

Çünkü bazı yerler kendini hemen göstermiyor.

Önce sizi merak ettiriyor.

Sonra yavaş yavaş kendini açıyor.

Belki de bu yüzden Küçükköy'ü en çok gece sevdim.

Çünkü gündüz gözünüz taş evlere takılıyor.

Gece ise ruhunu daha çok hissediyorsunuz.

Ayvalık'a yolu düşen herkese "Mutlaka gidin." demeyeceğim.

Onun yerine şunu söylemek isterim:

Bir akşam üzeri yola çıkın.

Karanlık çökerken o uzun yolu sabırla geçin.

Sonra arabayı bırakıp taş sokaklarda yürümeye başlayın.

Kapıları açık sanat evlerinin önünde durun.

Kimsenin sizi içeri çağırmasına gerek kalmadan merakınıza kulak verin.

Karnınız aç olsun ki o muhteşem göçmen lezzetlerin tadına bakın.

Bir meyhanenin içini dolaşın

Tarihi avluda oturup çayınızı için.

Muhallebinizi acele etmeden bekleyin.

Ve ayrılırken bir kez arkanıza dönüp bakın.

Belki siz de benim gibi şunu fark edersiniz:

Bazı şehirler hafızanızda fotoğraflarıyla kalır.

Bazı köyler ise yürüyüşünüzün ritmiyle...

Küçükköy, bende ikinci izi bırakmayı başardı.