Mısır püskülü saçlar genelde “pek sevilmese de” Belki de hiç ummadığımız anda karşımıza sürprizle çıkan hayata atılmış bir imza olabilir mi?
5 dakika
Dalgalıydı dün deniz. Bugün çarşaf gibi diye düşündü Leyla. Altmış beş yaşın verdiği hafif yorgunluğa, birazcık bel ağrısına rağmen yaşıtlarına göre oldukça sağlıklı ve genç görünüyordu. Göz çevresindeki kırışıklıklarının dışında. Elli yıldır yazlarını geçirdiği küçük tatil kasabasındaki evlerinin biraz ilerisindeki sahile gelmişti bugün de. Kırmızı mayosu üzerinde, şezlonguna uzanmış yeni başladığı kitabı okuyordu. “Mısır Püskülü Saçlar“.
Saçları şimdilerde pek moda olan, beyazı kamufle eden parlak gümüş rengi ve epeydir kısaydı. Hem rahat hem modern bir hava veriyordu bu yaşa ve bu renge. Zaten yıllarca uzun kullandığı saçları elindeki kitabı gibiydi eskiden. Mısır Püskülü gibi. Ömrü teknolojiye göre saçlarını düz yapmaya çalışmakla geçmişti. İlk yıllar ütülerdi, sonra fön. Son zamanlarda da minik saç düzeltme aletleriyle. Şu an kendini en güzel hissettiği andı oysa. Al sana boşa geçen yıllar.
Kalabalıklaşmak
Seda ve Ayla da az sonra gelirlerdi. Ellerinde şezlongları, şemsiyeleri, termosta çayları, kahveleriyle. O da havuçlu tarçınlı kek yapıp getirmişti yanında. Elli yıllık dostlukları vardı. Her ne olursa olsun tüm yazları beraber geçirirlerdi. Hem komşuluk, hem dostluk, hem her şey. Bu elli yılda hepsinin hayatlarında çok şey değişmişti. Mezuniyetler, iş hayatı, evlilikler, biten evlilikler, yeni evlilikler, çocuklar, torunlar.

Değişmeyen tek şey sadece değişim ve her yaz sahilde geçirdikleri keyifli saatlerdi. Yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlamıştı sahil. Denizden birbirleriyle şakalaşan çocuk sesleri, uzaktan kağıt helvacı ve mısırcıların seslerini duymaya başladı mı tamam derdi. Gelir şimdi bizim kızlar da. En erken hep Leyla gelirdi. Sessizliğin sesini severdi belki. Belki de birazdan burasının insanla dolacağı umudunu.
Herkes kendi evinde güzel
Yaz tatillerinde uzun zaman geçirme imkanları üçünün de öğretmen olmasından kaynaklıydı. Ayla hiç evlenmedi, Seda üç kez. Leyla ise tek bir ömre tek bir adam sığdırmıştı. Beş yıl önce kaybettiği eşi Kenan. Tedavülden kalktı aşk, üç ihtilal üç kuşak diye o sevdiği şarkıyı mırıldandı. Kızı ve torunu şu an Kanada’da olmasaydı, Leyla hala buraya gelir miydi her gün? Cevabı biliyordu. Şu an onların yanında Kanada’da değilse o hep burada olacaktı. Yalnızlığı severdi. Herkes kendi evinde güzeldi.
Saçlar ve eylemsizlik
Ne garipti değil mi dünya?
Kendi mısır püskülü saçlarından kurtulduğuna sevinirken, bir yerlerde saçının teli gözüktüğü için katledilen kadınlar. Ve artık bundan sonra böyle olmaması için canları pahasına direnen insanlar.
Küçük telaşları dışında zor bir hayatı olmamıştı Leyla’nın. Ama içinde bir direnişçi, bir savaşçı vardı. Hiç bir zaman ortaya çıkamayan. Tüm kalbiyle onlarla olduğunu biliyordu ama işte o kadar. Eylemsizlik çağımızın vebasıydı. Biliyordu. Tekrar döndü kendi konforlu hayatına. İyot kokusunu içine çekerken özlediği anason kokusunu da hissetti. Kim bilir belki bir akşam güzel bir sofrada kızlarla bir kadeh içmeyi özlemişti. Epeydir yapmadık diye düşündü.
Altan
Nerede kaldı bunlar diye düşünürken tam tepesinde üç gölge belirdi. İkisi bizim kızlar tamam da Ayla’nın koluna girdiği bu adam da kim diye düşündü.
Yaşına göre epey yakışıklı, kırlaşmış saçlarıyla sevimli biriydi. “Tanıştırayım çook eski komşumuz Altan” dedi Ayla gülerek. Bir anda elli yıl önceki yaza gitti aklı Leyla’nın. Altan. Evet oydu. On beş yaşındaki o cılız çocuk. Bütün bir yazı dördü beraber geçirmişlerdi. Sadece tek bir yaz onlarla olabilmişti. Daha sonra bir daha hiç karşılaşmamışlardı. O kadar eskiydi o yaz, ama bir o kadar yeni. Nasıl da geçmişti bütün bir yaz, başımda kavak yelleri esen o yaş..
Biz eskiden eskiden
Saatlerce elli yıl öncesini ve bu elli yıl içinde neler yaptıklarını konuştular. Leyla biraz önce elinde tuttuğu kitabın yazarının Altan olduğu şokunu henüz atlatamamıştı ki, o mısır püskülü saçlar hikayesi de ona ithafen yazılmamış mıydı? Yok Yok, hakaret falan değil. O yıllarda rengi de şekli de mısır püskülüydü saçlarının ve herkese hayıflanırdı zaten.
Hayatın sürprizlerle dolu olduğu gerçeğinden canlı bir kesit yaşıyordu. İnsanlar içlerinde ne gizemler barındırıyor, ne gizli aşklar, ne kadar saf, güzel duygular.
Biz büyüdük ve kirlendi dünya değil. Dünya hep aynı, biz hep güzel.
Yaşsız insanlar
Altan’ın yıllar sonra buraya taşınma sebeplerini, ve artık kalan ömürleri kadar her yaz dördünün beraber olacaklarının mutluluğunu konuşmak ve paylaşmak şarttı. Bu akşam Leyla’nın evinin bahçesi olarak rota belirlendi. Nihayet iyot kokusuna anason kokusu da karışacaktı. En sevdikleriyle ve en sevecekleriyle. Koyu sohbeti kesip yemekleri, mezeleri hazırlamak üzere şimdilik vedalaştılar.
Yaşsız olmak gerekir bazen, çocuk olmak. Üzerine bir eğreti ebeveyn rolü biçip, maskeni takıp, zırhını kuşanınca sen en büyük, en yüce, en lider olmuyorsun. Sadece herkesin heyheylediği bir figür oluyorsun. Çocuklarının, kendilerinin bir uzantısı olduğunu düşünenlerin herkesi bıraktığı zor durumu hiç yaşamadı bu üç genç (!) kadın.
Güzelliklere umutlanmak
Şimdi Daltonlar tamamdı artık. Okeye dördüncü olur, sırlara sırdaş, dertlere deva, bir ses daha fazla çıkar bu üçlü gürültüde. Artık bir yazarları da vardı aralarında.

Altan’ın yeni romanına konu olur belki diye tek tek hayatlarının en eğlenceli, en üzüntülü yıllarını anlattılar tekrar tekrar. Belki de beraber başlarına gelecek yeni maceralar olacaktı konu. Hiçbiri Mısır Püskülü Saçlar kadar şaşırtamazdı Leyla’yı.
Hayat ne getirir ne götürür bilinmez. En güzel günlere diye dört kadeh kalktı o gece cır cır böceklerinin sesleri eşliğinde.
Güzelliklere umutlanmak ne güzel şeydi..






