Atalar, Dedeler, En büyük Gölgeler.. Bu hafta yaşlılar haftası. Etkinlik afişimizde de dediğimiz gibi; Onlar başucumuzda dursa yeter, Dizlerinde, eteklerinde duralım. Gölgeleri yeter. Sağlıkları, afiyetleri yerinde olsun. Yüzleri gülsün. Mümkün mertebe “razı” olsunlar bizden. Dertleri sadece “önemsenmek” “arayıp hal hatır sorulması” Onlar şifa, onlar geçmiş, onlar geleceğe miras en büyük kültür kodu. Onlar iki gözümüzün çiçeği..

Ata; baba, kişinin geçmişte yaşamış soy büyükleri..

“Yaşamış” denildiği zaman; sanki ata olmak için “artık yaşamamış olmak gerekiyor” gibi bir his yarattı bu cümle benim nazarımda. Ata, Soy büyüğü, Ağacın kökleri; topraktan, gökyüzüne yükselen akışın parçaları..

——-

Siz, en büyük atalarınızdan kimi gördünüz hayatınızda. Anneanne/Babaanne – Dede. Onların büyükleri peki? Ben bu sıralamada dedemin babasını gördüm. 🤔 Yani annemin dedesini. 👴👵🧓

Ve ne mutlu ki, benim çocuklarım da, benim anneanne ve babaannemi görüyorlar şimdi. 

Bayram dede, Korucu Bayram. Allah rahmet eylesin. Kendisi ile ilgili ne anılar, ne maceralar var ama O başka bir yazımızın kahramanı olsun. Bize sürdüğü tereyağlı şekerli ekmekler kadar mutlu, huzurlu olsun O’da. “Arnavut olmadığı halde Arnavut damarından daha inat damarlı” olduğu, askerdeyken yanlış emir veren paşaya aşk ettiği (Osmanlı Tokadı), azıcık aksi ama son derece de işine ve kurallara bağlı, dini bütün bir göçmen. Her İzmit ‘linin olduğu gibi Seka Kağıt Fabrikası’ndan emekli Korucu Bayram dede. Bir asır + 4 yıl tamamlayıp göçen; kimine göre fena, ama ben sakallarını gizliden severken kendini tutamadan kahkahalar atan anneannemin kayınpederi Bayram dede. “Haminne” olarak bilinen çakır gözlü karını ben hiç görmedim. Çocuk yaşta memleketini bırakmak zorunda kalan göçmenlerden Onlarda. Anneannemi biraz üzdünüz sanırım. Ama sizde bilmediğiniz, görmediğiniz içindir diye hesabınıza karışmamayı seçip, rahmetle anıyorum. Kattığınız her anlam için müteşekkirim. 

——-

 

Recep Ağa ve Tayfası

Çok ufakken bir resmini gördüm Recep Ağa’nın. Ara ara bölünse de fırsat buldukça soy ağacı projemi ilerletmeye çalışıyorum. Recep Ağa’nın 12 çocuğu olmuş. Pek çoğu hayata tutunamamış. Suyun öteki tarafından Onlarda. Rivayet odur ki, Geldiği zaman Yuvacık O’nunmuş. (Hani şu Türk Filmlerinde olur ya, şu gözünün gördüğü arazi.. diye başlar) Çok merhametliymiş, hanlar, konaklayanlar.. İhtiyaç sahipleri ile paylaşılmış sonra yavaş yavaş… E çocuk sayısı da fazla..

İstanbul – Bursa arası çoğunlukta olmak üzere, suyun öteki tarafı hikayeniz varsa, şiddetle akraba çıkma olasılığımız yüksektir. Mutlaka bakın bir soy ağacı projeme..

Babaannem ağa kızı, dedem yanlarındaki ailelerden, O zaman ne meslek var; bağ, bahçe, hayvan. Dedem çoban. Dedemler de çocuk yaşta gelmiş Bulgar’dan. Yuvacık olmuş yuvaları. Hayat onlara 4ü kız 6 çocuk vermiş. Dedem rahmetli. Babaannem, amcamlarla birlikte. Çok şükür sağlığı da yaşının elverdiği müddetçe yerinde.  Göçmen kızı babaannem, biraz bahsetmiştim Kocakaria’da. O hamarat, marifetli, elinden her iş gelen bir kadın. 

 

Sonradan öğrendiğimiz enteresan bir tesadüf de var. Nasıl ki annem ve kayınvalidem çocukluklarından hatırlıyorlar birbirlerini, eşimin anneannesi ve benim babaannem de çocukluk arkadaşları imişler. . “Tesadüfler bazen hiç tesadüf gibi gelmiyor.”

Dedem;

O çiftçilikle hayatını idame ettirecek olan, tütün saran, tütün satan. Sattığı tütünlerle tatlı niyetine helva alan adam. Altı çocuk babası. O babaanneme göre biraz aksi, bize göre sessiz sakin bir adam. Dedem! Tarlasındaki çilekle ya da toprağındaki işle daha çok ilgilenirdi. Çocuk yaşta gelmişler Bulgardan. Pek konuşmaz, ciddi, sevgisini gösteremez bir adamdı. Allah rahmet eylesin. 

Sevmemezlik değildi onun ki, gösterememezlikti. Kim bilir ne yokluk, ne gurbet, ne çile çekti..

Toplamda 19 torunu oldu dedemin. Belki bu kadar fazla torunu olduğundan, belki yapacak işlerinin fazlalığından, muhtemelen kendisi de hiç görmediğinden sevgisini gösteremezdi. Sohbet etmezdi bizlerle. Kendince tütününü sarar, usulca gülümser, bol bol öksürür ve sanırım babaannemle de inatlaşarak anlaşırlardı. “Adam” diye seslenirdi babaannem hep O’na. O zaman pek anlamazdım ama şimdi ne güzel geliyor kulağıma. Derin, manalı, saygılı.. 

Küçükken bir gün; “sen yemek ye, suyunu ben koyarım” dediğim için, her suyu bittiğinde doldurduğumdan bardaklarca su içmek zorunda kalmış, üzülmeyeyim diye bir şey de diyememiş.  

18imde ehliyetimi göstermek için köye gittiğimizde, amcamın talimatıyla atladım dedemin sarı traktörüne. Herkes tarlada çalışıyor. Tam kapıdan çıkıyorduk ki, dedeme yakalandık. Dedem yüreği ağzında, amcama kızıyor “Ufacık çocuk ne anlar o koca makineyi kullanmaktan.” “Kıracak şimdi.” “Sende olmayan ehliyet onda var baba, merak etme, devlet öğretmiş O’na bişeycikler olmaz.”  Sessizce arkasını döndü. Bize sustu ama, korkuları içine neler konuştu bilmiyorum. Neyse, sonra ben amcamı attığım gibi tekerin üstüne doğru tarlaya, keyifle..  (Hadi alın size bambaşka bir hikaye)  

——-

Öldüğü gün

Sabaha kadar ayrılamadım başından. Gördüğüm, dokunduğum ilk cenaze değildi. Ama çok garipti hissettiklerim. Buz gibiydi ayakları. O zayıf bedeni iyice zayıflamış küçücük kalmıştı sanki. Babaannem ayaklarına dokunarak vedalaştı. Sessizce ağlayarak. Kolay mı onca yıl aynı yastığa baş koymuşluk var. Selasını dinledim. Sanki ondan bir parça sonsuza dek kaybolacak gibi ses kaydına aldım selasını. Baktım uzun uzun. Bacaklarını ellerini sevdim. 

Cenazesinin başından defnedilene kadar ayrılamamıştım. Gösteremediğin zaman sevmemiş olmuyorsun ki, sadece eksik kalmış oluyorsun. O eksikle ayrılınca da buz gibi bir boşluk. Zaten hiç görmediğim dedemin yanına giden ikinci dedem. Köksüz, güvensiz hissetmiştim kendimi. 

O zaman anladım. Büyükler neden çınar, neden gölgeleri bile yeter. 

Babaannemin Adam diye seslendiği, ekmeğini topraktan çıkaran, her ne olursa olsun o kocaman ekmeği kendisi kesip bölüştüren, tek elle sigarasını sarıp, kırklık sofralara kaçamak pişiren dedem. Allah rahmet eylesin

———

Atalar Dedeler, Ya Abdurrahman dedem.

Hani bak dede, yaşlılar haftası. Sen ömrünün baharında sonsuz oldun. Kim bilir filinta gençliğin, kahraman gaziliğinin ne anılarını anlatırdın şimdi çocuklarıma. Rüyalarımda çok yoldaşım oldun. Sonsuzlukta da yaşlılık var mı? Senin de yaşlılar haftan kutlu olsun. Merak etme her gün konuşuyorum ananemle. En az iki kere gidiyorum. O inat yapsa da ben bir şekilde ikna ediyorum doktor meselesini. İyi bakmak için gayret ediyor kendine. Bir de seni özlüyor. çok özlüyor dede..

Kahraman dedem, Gazi dedem, yol yordam bilen ama gençliğinin baharında evlatlarına, karısına doyamadan giden dedem. İyi ki dedem olmuşsun. Yaşı yaşına uygun her madalyalı dedeyi gördüğümde gidip boynuna atlayasım geliyor. “Dedem arkadaşın olabilir mi” diyesim.. Hele ki seni de anlattıkları gibi, öyle pırıl pırıl bir hali varsa; gözlerine bakıyorum, belki sen de değmişsindir gözlerine diye.. Bana söyleyecek bir şeyleri var mı diye..

Ve Anneannem

O sadece anneannem değil, kah sözümü dinlemeyen bir inatçı keçi, kah hala bizler için didinip duran bir güzel insan. İki gözümün çiçeği. Ömrünün baharında, bilmediği bir kentin yaşlı iki insanı ve yetim çocukları ile bir başına kalmış. Eğilmeden, iğneyle kuyu kazarak şimdilerde 90larına gelmiş özel bir kadın.

Anneannem. Her gece mutlaka gece 10:00da “iyi geceler, iyiyim” diyerek “söz verdiği için beni arayan” varlığına şükrettiğim kadın.

Saat 21:55de başlıyorum dakikaları saymaya. 56-57-58-. Sonra, çok şükür çalıyor telefon. “Anane!” “Alo iyi geceler İlknur, iyi misiniz?” ” İyiyiz anane çok şükür, sen iyi misin?” ” İyiyim hadi Allah rahatlık versin. “

O köyünün muteber kızlarından, O muntazam terzi, o prensip sahibi kadın; anneannem. Gaziler Günü yazımı okursanız sanırım biraz daha yakından tanıyacaksınız. O Gazi anneannem.

Onun üslubu başkadır. Telefonu kapatırken mesela ” iyi akşamlarınız olsun, hadi iyi günler dilerim” diye kapatır telefonu. Mesela bir konu da biraz dinlememezlik yapacaksa “İlknur duymam, kulağım tıkanmış, hadi şimdi ben yapmam onu, ne dersin de anlamam, hadi görüşürüz gene sonra, merak etme iyiyim, kapatıyorum” der (konuşursun ama dinlemez ve kapatır)

——-

“Tükenmekteyim” demişti bir seferinde. “Aşk olsun anneanne, o ne demek şimdi. Yok öyle tükenmek filan.” “E olacak İlknur, korkmayasın ama sakın. Yaşanacak bunlar. Allah da korkutmadan alsın benim canımı tek isteğim odur.” 

27 Şubat 2020 günü kaybediyorduk O’nu. Çok zordu. Çok şükür şimdilerde kalp pili takıldı ve dört defa duran kalbi tekrar atmaya başladı.

“Bizimde iyi günlerimiz olurdu elbet. Ama o kadar yaşamak nasipmiş” diyor lafı geldiğinde. Ara ara dedemi gördüğü rüyasını anlatıyor. “O zamanlar çocuklarım küçük gelemem, kime bırakayım” demiş. Şimdi cümlenin devamını getirmiyor.

 

Saat On Bir Buçuk

Duymamak için elimden geleni yapsam da, o hazırlamaya çalışıyor.. Keşke imkanım olsa da sesini kayda alabilsem bu hikayeyi anlatırken.. İşte anneannemin saati..

Vaktiyle benim de bir ananem vardı. Çok sohbet bir kadındı. İyi benzetirdi laflarını. Sona doğru derdi ki, “artık saat on bir buçuk.” Neden? Bitmekte çünkü zamanı. Bizim oralar köylük yer. 12 oldu mu hayat biter. Herkesler yatar. Yani demek istiyor ki 12ye az kaldı. Benim saat artık 11 buçuk. Bitiriyorum hayatı.

Ya işte böyle. Bende diyeyim şimdi bende de saat on bir buçuk. On ikiye az kaldı. ” 

…………….

–=0=–

 

Görüp görmediğim, gelmiş geçmiş, sonsuzda ya da hayatta ne kadar soy büyüğüm varsa; hepinize minnettarım. Hepiniz iyi ki varsınız. 

İnadınızla, duruşunuzla, gayretiniz ve çabanızla bana ne çok şey kattınız. 

Hürmetle ellerinizden öpüyorum. 

Torunçeniz. 

Facebook Yorumları