Amca baba yarısıdır demişler. Demişler ama az demişler. Efsaneler ölür mü hiç, Amcalar, dayılar o dostlar. Güvende hissettiğiniz o dağlar..

 

Bir kız kendini prenses gibi hisseder; babası hayatta ise. İlişkilerinin samimi ya da resmi olması hiç bir şey değiştirmez. İlk aşk, en güvenilir erkek; babadır. Sarılamazlar belki ama sessizce bilirler birbirlerini ne kadar sevdiklerini. Babalar hakkında söylenecek çok söz var elbet. Hayatta olanlara uzun ömür, ebediyete gidenler rahmet dileyip yazımın asıl kahramanı baba yarılarına geçme zamanı. 

Şu dünyada insanın bir dayısı olacak. Ohh Sırtı yere gelmez o zaman. 

Ali ve Ramadan amcalarım. İsmail, Necati, Necdet dayılarım. Ali ve İsmail birinci, Ramadan, Necati ve Necdet ikinci dereceden baba yarılarım. Soy bağına göre derecenin önemi yok elbet. Ve de benden zengini yok sözün kısası 

Beni bilenler bilir. Fiziksel teması “samimi” bir insanım ben. Eğer karşımdaki insanda böyle ise dokunarak, sarılarak, temas halinde iletirim her duygumu. Durup durup sarılır, içime içime çekerim. Çeker-dim.  

 

Allah uzun ömürler versin; fiziksel temasımın daha mesafeli olduğu Ali Amcam ve Necdet dayım hala hayattalar. Artık dede oldular. Onlar benim baba yarılarım.

Birde ebediyete gitmiş amca,dayı kavramının çok çok ötesinde üç silahşörlerim var ki, hepsi, tek tek dünyaya bedelken; şimdi üçüz bir yetimlik hissi kursağımda kalan.. Onlar amca/dayı etiketlerinin dışında ayrı ayrı; dert ortaklarım, neşe kaynaklarım, sırtımdaki güven dağı, kıymetlilerim.. 

 

Dayılarım

İsmail dayım doğum gününe bir gün kala girdi toprağa, o gece ben kalacaktım hastanede. Daha evlatların düğünleri olacaktı. Her şeye yeten dayım, canım dayım. İçli, yetenekli dayım. Annesinin karnındayken babasını kaybeden yetim dayım. Kimseciklere kıyamayan, herkesin her derdine derman. Hala “İstanbul Sokakları” en neşeli zamanları bile gözyaşlarına boğar. O gün ben kalacaktım hastanede. Misafirlerimiz vardı epeyce. Gelenler giderken servis kapısına kadar uğurlardım, öyle isterdi. Yol yordam bilen dayım. Son misafirlerimiz gidecekti.  Çıktılar odadan, ben de peşlerinde; “Hemen geliyorum” diye işaret ettim dayıma. Gitme gidiyorum” dedi. “Yok dayıcım, ben gidiyorum, misafirlerimizi uğurlayayım kapıya kadar, hemen geliyorum” “Gitme gidiyorum” …

 

 Necati dayım 17 ağustos 1999’da gitti. Yengem, evlatları ve yengemin ailesiyle. Bir kaç gün sonra İstanbul’a gidecektik beraber bi işimiz vardı. Çok küçüktüm. Bakma dedi “Ali amcam” bakamadım son bir kez. Yeşile dönük eline bakabildim sadece.. Kapılardan sığmayan dağ gibi adamın yüzüne bakamadım. O “toka” yaparken adamı sarsan eline bakabildim sadece. Hala kızarım kendime “neden bakamadın” diye

 

Onlar ki, ben çok hastayım diye, Mudanya’da olduğumuz bir hafta sonu, herkes uyuduktan sonra, sırf bana moral olsun diye kapanmak üzere olan, tavanı açılabilen diskoya beni götürüp şampanya patlattılar, en fazla 13-15 yaşındaydım. Ne şampanya ile alakaları vardı ne diskoyla. Sırf yüzüm güldürecek değişik bir şey olsun diye. Gecenin bir körü başımda kaç garson hazırol da bekledi hatırlamıyorum. Koca koca dağ gibi adamların nasıl müziklerde coşup benimle dans etmeye çalıştıklarını anlatmaya sayfalar yetmez.. 

Amcaların Kralı

Ya Ramazan amcam. 17 yaşında bir bacağını harman makinesine kaptırmış, o koca, o deli, o gözü kara Ramadan. Doğduğumda sadece kolunun yarısı kadarmışım. Korkmuş beni tutarken, rahmetli olana kadar da hiç bırakmadı beni. Gözümden akan bir damla yaş için olay çıkartabilecek, akraba, arkadaş kimseyi gözü görmeden kükreyen, kah demir pencere ustası, kah kaporta tamircisi, bitmeyen işleri bitiren efsane. Kendisinden kocaman yüreği olan efsane. Defin için kaldırıldığı gasil hanede görevliye yalvararak “gözyaşlarım üstüne gelmesin” tedbiriyle, hocayla birlikte vedalaştığım.. 

 

Dayanışma ve yardımlaşma yazısında az çok geçirmiştim ya isimlerini, hepsinin adına değil yazı, kitap yazsan bitiremezsin. 

 

Amca baba yarısıdır derler. Onlar ki, hepsi tek tek dünyaya bedelken; şimdi üçüz bir yetimlik hissi kursağımda kalan.. Onlar amca/dayı etiketlerinin dışında ayrı ayrı; dert ortaklarım, neşe kaynaklarım, sırtımdaki güven dağı, kıymetlilerim.. 

 

O çok özel insanlar gittiğinde geride kalan ve o çığ gibi büyüyen yalnızlık var ya.. yeri dolmayan.. çok özlenilen…

 

İnsanlar için kendilerini paralayan, haklarını asla ödeyemeyeceğim, o koca gönüllü, o neşeli, o sevgili, o sırdaş, o dost, o büyük insanlar, baba yarılarım. 

 

Her 5 Mart, 19 Nisan ve 17 Ağustos’ta çok daha ayrı sızlıyor yüreğim. 

 

Nurlar içinde yatın.

Kıymetliniz.. 

 

Facebook Yorumları