Tiyatro ve kütüphane ile dolu yatılı okul hatıralarımı anlatacağım. Çünkü dün tiyatro günüydü yarın ise kütüphane haftası başlıyor. Ben de küçük bir yatılı okul öğrencisiydim. Anılar var bugün pazar okumasında.

Pazar okuması

“Ne demek bu yahu?” dediğinizi duyuyor gibiyim. Pazar okuması demek hep beraber edilen huzurlu, mutlu kahvaltıdan sonra okunan yazıları içerir. Bu bazen orta şekerli bir kahvenin yanında okunan gazete, bazen sosyal medyada karşınıza çıkan haberler olur. İşte bazen de bizimle karşılaşır ve BİRİKİYORUM sayfalarında dolanır, yazdıklarımızı paylaşırsınız.

Bugün maksadım herhangi bir konuda farkındalık yaratmak değil. Sadece gençliğimi paylaşmak istiyorum sizlerle. Size MERHABA dediğim ilk yazımda da bunu söylemiştim. İşte yazdığım diğer yazıların yanında bu da kendime ait anılarımı yazdığım bir pazar şenliğini olarak dursun burada.

 

Yatılı Okul Günleri

Bilmiyorum daha önce bahsettim mi? Ben yatılı okulda okudum. Ortaokuldan sonra Devlet Parasız Yatılı Okul sınavıyla Şişli Sağlık Meslek Lisesi’ni kazandım. Ebelik-Hemşirelik bölümde okudum. Şişli’de başladı bu yatılı okul macerası. Fakat Çorum’da sona erdi. Nedenini başka bir yazıya saklayacağım. Ama şunu söyleyebilirim ki; yeniden başlasam aynı şeyleri yaşamak isterdim. İki okulum sayesinde Türkiye’nin neresine gidersem gideyim karnımı doyuracak bir ev bulabilirim kendime. Onlardan biriyle söyleşi de yapmıştım yazma serüvenimin başlarında. Dünya O’nu Edebiyat Ajanı olarak tanıyor. Ama benimizin Şişli Sağlık Meslek Lisesi’nin yatakhanesinde koyun koyuna yattığımız kızlardan biri. Nermin Mollaoğlu.

Yatılı okul hayatını yaşayan bilir. Sadece mesleği öğreten bir okul değildir. Aslında hayata hazırlardı hepimizi. Kazançlarımız çoktu şüphesiz ama bir o kadar götürdüklerini hiç saymıyorum. Anatomi, fizyoloji, hemşirelik esasları ve daha bir çok ders. Hepsi bu mu?

Sosyal aktivitelere zaman çok. Çünkü hepimiz 7 / 24 okuldayız. Gece gündüz. Şişli’de judo, Çorum’da taekwondo dersleri. Voleybol, basketbol turnuvalarında oynamıyorsak bile mutlaka amigo olarak sahne alınır. Folklor oynadım mesela, yarışlara katıldım. O da bir şey mi bando takımında en arkada davul bile çaldım. Hey gidi günler.

Şimdi çocuklarımızı o kurstan öbür kursa taşıdığımızı düşününce biz çok özgürdük. Peşimizde bizi çanta gibi oradan oraya taşıyan büyüklerimiz olmadan kendi yolumuzu buluyorduk. Judoda madalya kazanan da çıktı, sazıyla konserlere katılan da. Disk atmada şampiyonluk kazanan mı ararsınız, şarkı söyleyen mi… Liste uzar gider.

Tam da burada yatılı okulda belki en çok söylediğim, en çok dinlediğim şarkıyı dinlemeye başlamanızı istiyorum.

Aldırma Gönül Aldırma.

 

Tiyatro ve Kütüphane Hatıralarıyla Dolu Bir Gençlik Benimki

Dedim ya 7 / 24 beraber olan çocuklardık biz. Beraber büyüyen çocuklar… Şarkılar söylerdik akşam etüdü bitip yatakhanelerimize dağıldığımızda. Hemen hepimizin kalın ciltli şiir defteri de oldu. Hepimiz birer şairdik de aslında. Anadolu’nun ve Rumeli’nin dört bir yanından gelen çocukları çok yetenekliydik işte. Çok okurduk hemen hepimiz. Kitaplar dönüp dururdu elden ele.

 

Tiyatro Vardı Hep

Hayat da bir sahne değil miydi zaten? Özel günlerde yaptığımız programlarda minik minik piyeslerimiz olurdu illaki. Çorum’daki yıllarımda sık sık düzenlenen organizasyonlarda sahne almışımdır çok. O kısıtlı şartlarda sahnemizi hazırlamak, kostümlerimizi seçmek, makyajlarımızı yapmak ne büyük zevkti. Hele de yazmak. Hiç unutmuyorum; Barış Manço’nun Zehra şarkısını senaryolaştırıp iki perde şeklinde oynamıştık. Zehra bendim. 🙂

Hep içimde oldu tiyatro aşkı. Kendimi ışıkların bana çevrildiği sahnede son bir nefes aldıktan sonra perdenin açıldığı anda hayal ederdim. Başka başka hayatları, canlı canlı anlatmak. Ama en çok istediğim şey oyunlar yazmaktı. Olmadı. Olamadı. O amatör ruh kaldı o yıllardan içimde. Ama zaten hayat bir sahneydi ve biz oynuyorduk işte.

Yani tiyatro hep ama hep var. O yüzden belki de tarihin en eski çağlardan beri var. O dönemlerden günümüze ulaşan kalıntılardan da görüyoruz işte tiyatronun neredeyse tarih kadar eski olduğunu.

 

Ve Kütüphane…

Benim çocukluğumda, gençliğimde bu kadar ucuz mu değildi kitaplar yoksa biz mi fakirdik yoktu çok kaynağımız. Bir ödev yapacaksak kütüphanelerin rafları arasında arardık. Fotokopi kavramı da olmadığından oturur yazardık sessiz sessiz. Belki benim en eski tanışıklığım bu sayede kütüphanelerle.

Sonra Çorum’daki yıllarımda Çorum Halk Kütüphanesi. Belki benim hayatımı değiştiren yer. Oraya gidene dek kütüphanenin üye olunan, kitapların ödünç alındığı bir yer olduğunu bilmiyordum. O tozlu raflar, hafif rutubetlenmiş saman kağıdın kokusu. Ne güzeldi Ya Rabbim. Benim gibi uçarı, havai bir kız çocuğu için bile. Kitap kurtlarını hiç düşünemiyorum.

Keşke yeniden gitsem ve neden gitmiyorum ki diye kızdım kendime şu an. Kütüphane vazgeçilmez olmalı toplumlar için. Gene tarihin bize getirdiği kalıntıları düşünün.

 

Söz vereyim ve teşekkür edeyim şimdi.

En kısa zamanda şehrimdeki kütüphaneye üye olacağım, gidip orada yazacağım yazılarımı. Söz veriyorum.

Söz veriyorum tiyatro için daha çok zaman ayıracağım. Kim bilir belki yeniden başlarım oyun yazmaya. Ihlamurlu bir hikayeye başlamıştım yıllar önce, belki onu bitiririm.

Teşekkür ediyorum beni ben yapan yatılı okuldaki ranza arkadaşlıklarıma. Ve söz veriyorum sizi daha çok hatırlayıp, arayacağım. Çünkü siz çocukluğum, gençliğimsiniz. Siz benim tarihimsiniz.

Yazarından dekorcusuna, yönetmeninden figüran oyuncusuna ve tabii ki izleyicisine sesleniyorum tiyatroların; iyi ki varsınız.

Gelişen teknolojiye karşın kütüphaneleri yaşatmaya çalışan güzel insanlar iyi ki varsınız.

Siz de söz verin kendinize şehrinizin kütüphanesine gidin, tiyatroların kapısını aşındırın.

 

Facebook Yorumları